N

 "AÇIKLAMA " "Geçmiş Asla Ölmez; Sadece Saklanır ve En Kötü Anında Karşına…

"AÇIKLAMA "

"Geçmiş Asla Ölmez; Sadece Saklanır ve En Kötü Anında Karşına Çıkar."

Sinem için hayat, İstanbul'un arka sokaklarında kurduğu ailesiyle birlikte verdiği bir mücadeledir. Ancak bir kâğıt parçası, bu kırılgan düzeni yerle bir eder:

Bu çaresizlik anında, Sinem'i on iki yıl önce terk ettiğini düşündüğü bir kabus bulur: kan kırmızısı bir elmas kolye. Bu kolye, çocukken tanık olduğu ve zihninin derinliklerine gömdüğü bir ihanetin ve şiddetin sembolüdür.

Şimdi hem geleceğini kurtarmak, hem de geçmişin karanlık sırlarıyla yüzleşmek zorunda olan Sinem, her adımında kendisini izleyen tehlikeli bir gölge olduğunu hisseder. Arkadaşlık, aidiyet ve hayatta kalma içgüdüsünün sınandığı bu hikâye, okuru doğru ile yanlış arasındaki gri alanda unutulmaz bir yolculuğa çıkarıyor.

Gözlerimi yavaş yavaş araladım. Burası daha önce geldiğim yerlere benzemiyordu. Etrafıma bakınmaya başladım. Nasıl gelmiş olabilirdim buraya? Bir şey, bir anda duraksamamı sağladı. Gözlerim kenetlendi, kalbim sıkıştı, nefesim kesildi. Gördüğüm şey karşısında dona kaldım.

Karşımda bir çocuk vardı. Benden büyüktü, on üç yaşlarında, siyah saçlı, zayıf bir çocuk. Çok acı çekmiş gibi görünüyor, kan revan içindeydi. Kim yapmış olabilirdi bunu? İniltisini duyuyordum. Kim bu kadar acımasız olabilirdi? Ne olmuştu? Hiçbir şey hatırlamıyordum.

Kısık bir ses tonuyla, "Beni duyabiliyor musun? İyi misin?" diye sordum. Sanki orada değildi, beni duymuyordu.

Tekrar etrafıma bakınmaya başladım. İki tane sandalye dışında hiçbir şey yoktu. "İkimizi de bağladılar mı?" Yerimde sendelediğimi hissettim. Kendimi kontrol etmeye başladım. Bana bir şey yapmamışlardı, ama karşımdaki çocuk hayatla mücadele ediyordu.

BÖLÜM 2

Bu kadar kötü ne yapmış olabilirdi? "Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?" Ağlamıyordu, sadece duvara bakıyor, arada bir boğazından inilti çıkarıyordu. Susmak istedim. Sonsuza dek susmak... Bu kadar acımasız bir dünyada doğduğum için. İyi bir hayatım olmamıştı, ama işkencelere maruz bırakılmamıştım. Şimdi karşımda, belki yetim bir çocuk veya düşmanının çocuğunu getirip işkence etmişlerdi.

Gözlerimden yaşlar ardı ardına akıyordu. Peki, aileme ne olmuştu? Düşündükçe daha çok ağlıyor, daha hızlı nefes alıyordum. Hiç durmadan ağlıyordum. Daha çok ağlamak istiyordum, boğazım yırtılacaktı. Sanırım bir saattir ağlıyordum, kendimi durduramamıştım. Ailemi düşündükçe, karşımdaki çocuğu gördükçe ağlıyor ve korkuyordum. Hıçkırıklarım bütün odaya yayıldıkça, çocuk rahatsız olmuş gibi bana bağırdı.

BÖLÜM 3

Ama sesi sert değil, acı çeker gibiydi. Ben ağladıkça onun canı daha çok yanıyor gibiydi. Kıpırdayamıyor, nefes aldıkça göğüs kafesinden kırılma sesleri geliyordu. Acı dolu gözleri gözlerime kenetlenmişti. Gözlerinin ardında koca bir karanlık ve acı vardı. Ruhsuz gibiydi, hiçbir şey söylemiyordu.

"Ne oldu sana?" Cevap vermek istiyor gibiydi, ama acıları ona engel oluyordu. Hızlı hızlı nefes almaya başladı, gözlerini kapattı ve bir anda nefesini verdi. Dudağından kelimeler dökülmeye başladı. Çok kısık ve titrek konuşuyordu.

"K-a-ç... b-burdan..." diyebilmişti.

Söylediği şeyi umursamadan, "Kim yaptı bunu sana?" diye sordum.

"K-kaç!"

"Bana aynı şeyleri tekrarlama!Kim yaptı bunu sana?" Sesim daha gür çıkmıştı. Gözlerinde büyük bir korku oluştu.

"ÖE..." Sadece bu muydu? Onca şeyi yapan kişinin adı? Tekrar sormak istediğimde, kapının büyük bir hışımla açılma sesi geldi. Kalbim yerinden çıkacakmış gibi attı.

BÖLÜM 4

İri yarı, 1.80 boylarında, kumral, siyah gözlü bir adam belirdi. Yüzünde korkunç derecede büyük bir iz vardı. Çocukların kaçacak delik arayacağı türden korkunç bir adamdı. Gözlerinde büyük bir ateş vardı, bizi içinde yakmak istiyordu. Önce bana uzun uzun baktı, sonra yanımdaki çocuğa döndü. Çocuk kıpırdayamıyor ama kaçmak istiyor, korkudan titriyordu.

"Her şeyin intikamını sizlerden alacağım!" Demesiyle gözlerimi çocuktan ayırıp adama baktım. Kapıya doğru gidiyordu. Beynime binlerce hançer saplandı. Korkudan bütün organlarım yerinden fırlayacak gibi oldu.

"Beni öldürecek!" Bağırıyordum, avazım çıktığı kadar bağırıyordum. Sandalyeden ayağa kalkmaya çalıştıkça canım daha çok yanıyordu. Karşımdaki çocuk bana kanlı elleriyle bir şey uzatıyordu. Göremiyordum. Sandalyeyi ona doğru itelemeye başladım. Elmas bir kolyeydi. Her yanı kan içindeydi.

"B-bir gün seni bulacağım..."

BÖLÜM 5

Kapı açıldı. Koca bir el beni tuttuğu gibi havaya kaldırdı. Nefesim kesildi. Gözlerimden yaşlar durmaksızın akıyordu. Beni yere fırlattı. Karnıma ayağıyla vurmaya başladı. Ağzımdan kanlar akıyor, gözlerim kararıyordu. Bir süre sonra vurmayı bırakmıştı. Gözlerimi araladım. Başımı ellerimle destek alarak yukarı bakmaya zorladım. Cebinden bıçak çıkardı. Gözlerime baktı. Öldürmek istiyordu. Titriyordum. Olduğum yerde ölümü bekliyordum. Bogazıma bıçağını dayadığı gibi kesti. Son kez çığlık attım. Nefesim kesilmişti. Bedenimde yerinde, artık sadece bir ruh vardı. Gözlerim son kez dünyaya veda etmişti. "İstemediğim hayatta, istenilmediğim şekilde ölmüştüm."

BÖLÜM 6

12 YIL SONRA...

"Biraz daha, Elif! Lütfen yalvarıyorum sana, çok uykum var."

"Kalkmalısın,Sinem. İlk iş günü bugün, geç kalamayız."

"İşe gitmesek olmuyor mu?Ben hayatımdan çok memnundum."

"Kahvaltı hazır,seni bekliyor olacağız. Acele et, tembel ördek."

"Para mutluluk getirmez,Elif Hanım."

"İlk iş gününden böyle deme,ördeğim."

Elif gittikten sonra yatağımdan kalktım. Dün çok içmiştim. Soğuk bir duştan başka hiçbir şey beni kendime getirmiyordu. Duştan sonra üstümü giyinmeye başladım. Şık giyinen biri değildim, ama çok kötü giyinen biri de değildim. Aslında, alt tarafıma dizlerime gelecek şekilde siyah bir etek, üst tarafıma da beyaz bir krop[1] giydim. Saçlarımı her zamanki gibi at kuyruğu yapıp odadan çıktım. Makyajla aram iyi değildi. Mutfağa girdiğimde masadaki herkes bana bakıyor, kıyafetlerime küçümseyici bakışlar atıyorlardı.

"İşe böyle gitmeyi düşünmüyorsun, değil mi?"

Kehribar, ortamdaki sessizliği bozmuş, yine bana laf sokacak bir yer arıyordu. Aslında hepsiyle iyi geçiniyordum çünkü onlar tek ailemdi. Ailemi bir trafik kazasında kaybetmiş, ondan sonra yetimhanede hepsi benim en yakın dostlarım, ailem olmuştu. Onların da ailesi yoktu; sadece benim değil, onların da trajik bir şekilde aileleri ölmüştü.

BÖLÜM 7

"Neden bu kadar uzaklara dalacak şeyler düşünüyorsun, Sinem?" Aksa, bütün dikkatimi dağıttı. Hepsinin üzerine kocaman bir gülümseme bırakıp, "İşe gideceğim için biraz tedirginim kızlar, dalgınlığımı mazur görün," dedim.

Hepsi bir anda gülmeye başladı. Normalde bu kadar heyecanlı biri değildim. Onları kandırmak zor değildi. Ne düşündüğümü sorgulamalarını istemediğim için işe gideceğim için tedirgin olduğumu söylemiştim. Masama oturmuştum. Kahvaltımızı güzel bir sohbet eşliğinde yaparken...

"Saat 9:45! Geç kalıyoruz, hepimiz işe geç kalacağız! Kesin kovulacağız!"

"Merak etme,Ayça. Herkes işin ilk günü biraz geç kalabilir. Bunun için endişelenme, " Dedi Kehribar.

Kehribar'ın bu rahat tavrına hayranlık duymamak elde değildi. Karşısındaki insanlara çok profesyonel bir şekilde cevap verirdi ama sinirlendiği zaman gözü hiçbir şey görmezdi. Kızıl saçları, uzun boyu, şık ve özenli makyajı ile erkekleri kendine hayran bıraktırırdı. Bu kız harika ötesi bir şeydi.

BÖLÜM 8

Kahvaltıdan sonra metrobüse geldik. Ayça otobüsle gitmişti. Büyük bir malikanede çocuk bakıcılığı yapıyordu. O işe bir hafta önce başlamıştı. Çocukları sevmezdi ama başka şansı olmadığı için işe girmek zorunda kalmıştı. Aksa, daha on dokuz yaşında olduğu için üniversiteye gidiyor, okul saatlerine denk gelmeyecek şekilde küçük bir restoranta[2] başlamıştı. Kendisi aramızda okuyan tek kişiydi. Yetimhanede kaldığımız zamanlarda sadece Aksa ve Ayça okula gitmişti. Ayça, liseden sonra üniversiteyi kazanamadığı için umudunu kesmişti. Kehribar ise lisenin ortasında büyük bir kavgaya karışarak okuldan atılmış, ardından bir daha okula gitmemişti. Elif, lise başında bir çocuğa aşık olmuş, bütün okul hayatını mahvetmişti. Ve ben... On yaşımdan sonra bir daha asla okula gitmedim. Ama okumayı yazmayı çok iyi bildiğim doğrudur.

BÖLÜM 9

Yarım saattir metrobüsteydik. Günün bu saatlerinde metrobüs genelde çok kalabalık olduğu için, bizim gibi çoğu kişi ayakta yolculuk yapıyordu. On dakikanın sonunda şirketin önünde, Elif'le birbirimize bakıyor, arada kaçamak gözlerle şirkete bakıyorduk. Daha fazla vakit kaybetmeden şirketin beşinci katına çıkmıştık

Çok çapkın bir edası vardı. Çocukluğundan bu yana sayamayacağım kadar çok sevgilisi olmuştu. Kahverengi saçları, ela gözleri, beyaz teniyle uyum içindeydi. Sade kişiliğine rağmen makyajı hiç eksik olmazdı. Ama yüz hatları her zaman sıra dışı şeyler için tetikte gibiydi.

Müdürün odasına girmek için kapıyı üç defa tıkladık. İçeriden bir cevap beklediğimiz için ayakta, aval aval birbirimize bakıyorduk. Sonunda içeriden, "Girin!" diye bir ses yükseldi. Sesi, tok ve otoriterdi, odanın içinde yankılanırcasına.

İkimiz aynı anda girdik. Karşımızda, arkası dönük, deri sandalyesinde oturmuş manzarayı izleyen bir adam vardı. Geniş omuzları, kolunu saran gömleğin kumaşında hafif gerilmişti. Birkaç saniye sonra sandalyesinde yavaşça döndü. Hareketi, bir kedinin zarafeti kadar sessiz ve kontrollüydü.

Elif'e ve bana uzun uzun baktı. Bakışları, adeta röntgen çeker gibiydi; her detayı inceliyor, her düşünceyi okuyor gibiydi. Sonunda, "Hoş geldiniz," dedi. Sesinde hafif bir pürüz vardı, sanki uzun süre konuşmamış gibi, bu da onu daha da gizemli kılıyordu.

Sapsarı saçları, dağınık bir şekilde alnına düşmüştü. Yeşil gözleri, o kadar parlaktı ki, odanın loş ışığında bile yemyeşil bir orman gibi derinlik ve vahşilik vaat ediyordu. Gömleğinin kolları kıvrılmıştı ve önkolundaki zarif ama belirgin kasları, gücünü belli ediyordu. Yüz çizgileri keskin, çenesi güçlü ve kararlıydı. Hafifçe gülümsediğinde, dudaklarının kenarında beliren ince çizgiler, yüzüne tecrübe ve çekicilik katıyordu.

Elif, "Hoş bulduk," dedikten sonra ben de aynısını tekrarladım, sesim birazcık titredi. Yerimize çakılmış gibi, öylece adamın karşısında dikiliyorduk. Ne ben kıpırdıyordum ne de Elif. Adamın göz odağında sadece ikimiz vardı. Gözlerini hafifçe kısarak bizi inceliyor, arada bir dudağının kenarını ısırır gibi yapıyor ve bu hareketi yüzündeki ciddi ifadeye beklenmedik bir çekicilik katıyordu.

Kapının açılma sesiyle gözleri kapıya yöneldi. İeriye kısa sarı saçlı bir kadın girdi. Elinde üç beş dosyayla, "Harun Bey, buyrun benden istediğiniz dosyalar," dedi.

Gözleriyle bizi işaret edip, "Bayanları lütfen görevlerinin başına götür, Bilge Hanım," dedi. Ne kadar nazik bir adamdı. En azından diğer patronlar gibi kaba ve kibirli bir kişiliği yoktu. Bilge Hanım'ın gösterdiği masalarımıza geçmiş, işlerimizi tüm ciddiyetimizle yapıyorduk

"Hepimizi bekleyeceğini söylemedi mi? Bu kız nerede kaldı?" diye söylendi Kehribar.

"Merak etme,Aksa. İşleri ters gitmiştir," diyerek ortamdaki gerginliği biraz olsun hafifletmeye çalıştım.

Tam o sırada kapının açılma sesiyle irkildik. Aksa, soluk soluğa odaya daldı. Hepimiz şaşkınlıkla ona baktık. Genelde birbirimiz için çok tedirgin olurduk, o yüzdendi bu bakışlarımız.

"Bir daha otobüs denen o lanet şeyle gelmeyeceğim! Salak şoför beni yanlış yerde indirdi!" diye haykırdı, nefes nefese.

BÖLÜM 11

Hepimiz hazırlandık. Parti, şehrin lüks semtlerinden birindeki bir bardaydı. İçeri girdiğimizde, yüksek sesli müzik ve kalabalık bizi karşıladı. Işıklar dans ediyor, insanlar gülüyor, eğleniyordu. Normalde bu tarz kalabalıklardan hoşlanmazdım, ama o gece bir şeyler içip sıkıntılarımızdan uzaklaşmak iyi gelmişti.

Bir köşede oturup içkilerimizi yudumlarken, Elif hemen etrafa bakınmaya, potansiyel "avları" gözlemlemeye başlamıştı bile. Kehribar, kendinden emin tavrıyla bara yöneldi. Ayça ve Aksa ise dans pistine doğru ilerledi.

Ben, olan biteni izlemeyi tercih ettim. Bir süre sonra yanıma Elif geldi. Gözleri parıldıyordu.

"Sinem,şu bara yakın duran adamı görüyor musun? Koyu renk ceketli olan. Harun Bey'e inanılmaz benziyor, değil mi?"

BÖLÜM 12

Dediği yöne baktım. Gerçekten de Harun Bey'e benziyordu. Ama olamazdı. O, bu tür yerlerde olacak biri gibi görünmüyordu. İçimde bir tedirginlik hissettim. Geçmişte yaşadıklarım, böyle anlarda aniden su yüzüne çıkıveriyordu.

"Olabilir," dedim omuz silkeleyerek. "Ama emin olamayız. Kalabalıkta biriyle karıştırmış olabilirsin."

Elif itiraz etmek istedi ama lafını bitiremeden, Kehribar yanımıza geldi. Yüzünde garip bir ifade vardı.

"Çocuklar,"dedi alçak bir sesle. "Şu kapıda bekleyen adamları gördünüz mü? Biri bize doğru geliyor.

BÖLÜM 13

Kalabalığın arasından sıyrılıp bize doğru yaklaşan, iri yapılı, resmi kıyafetli bir adamdı. Yüzü ifadesizdi. Tam önümüzde durdu ve doğrudan bana baktı.

"Hanımefendi, siz Sinem misiniz?" diye sordu sesinde en ufak bir duygu yoktu.

Yutkundum. Nereden biliyordu adımı? Etrafımdaki arkadaşlarımın şaşkın bakışlarını hissedebiliyordum. Boğazım düğümlenirken, güçlükle başımı salladım.

"Evet, benim."

Adam cebinden katlanmış bir kağıt çıkardı ve bana uzattı.

"Bunu size iletmem istendi."

Kağıdı titreyen ellerimle aldım. Adam, bir şey daha söylemeden arkasını döndü ve geldiği gibi kalabalığın içinde kayboldu. Kağıdı açtım. Üzerinde sadece birkaç kelime yazılıydı:

"O kolye sana hiç yakışmadı.

BÖLÜM 14

Ellerim durmaksızın titriyordu. Arkadaşlarım benden bir cevap bekler gibi bakıyor, arada bir titreyen elimdeki kağıda göz atıyorlardı. Ne kadar sorsalar da geçmişim hakkında kimseye bir şey anlatmamıştım. Tekrardan hayatımda başkalarını kaybetmek istemiyordum. Kanım çekilmiş gibi bembeyazdım. Ellerimi durduramıyordum. Gözlerimde büyük bir korku oluştu. Gözümde bütün geçmişim canlanmıştı.

SENİ BİR GÜN BULACAĞIM.

Aklımı yitirmek üzereydim. Aklım benimle oyun oynuyordu sanki. Susmuyor, durmadan konuşuyordu. Kafamın içindeki büyük korkularımın yüzeye çıkmasını istemiyordum. Kendimi kaybediyordum.

"Sinem, iyi misin?" Elif'in sesiydi. Aklım benimle oyun oynuyordu.

"Sinem,iyi misin?" Evet, Elif'ti. Vücudum şiddetli bir şekilde sarsıldı. Gürültülü sesler aklımdan çıktı. Gözlerimi açtığımda bütün arkadaşlarım bana bakıyordu. Çok tedirgin görünüyorlardı.

"Neden boğazındaki elması tutuyorsun?" Ayça'nın bu sorusuyla, istemsizce elimle tuttuğum elmas kolyeyi fark ettim. Ellerimi çekip, elimdeki kağıdı saklama çabasına girdim. Yüzümde büyük bir endişe vardı. Ayağa kalktım ve hepsine kocaman bir gülümseme attıktan sonra, "İyiyim kızlar, merak etmeyin," dedim.

Daha fazla soru sormalarını istemiyordum. Onlara hiçbir şey anlatmamıştım. Onlardan büyük bir sır saklıyordum ve kendimi çok suçlu hissediyordum.

"Dışarı çıkıp biraz temiz hava alacağım kızlar. Siz eğlenmenize bakın, benim için endişelenmeyin," dedikten sonra dışarıya çıktım.

Hava soğuktu. Hırkam içeride kalmıştı ama soğuk havayı seven birisiydim. Uzun bir süre yıldızlara baktıktan sonra, bilmediğim sokaklarda yürümeye başladım. Kızların zoruyla giydiğim kırmızı elbise, büyük bir yük gibi geliyordu. Üstelik maalesef topuklu ayakkabı da giymiştim. Ayaklarım daha fazla acımasın diye çıkarttım ve yolun yarısını çıplak ayaklarla yürüdüm.

14 BÖLÜM

Kapının önünde ne kadar oturup kaldım, bilmiyorum. Ayaklarım uyuşmuş, zihnim ise tam bir kaos içindeydi. Doğum günü partisindeki müzik ve kahkahalar kulağımda yankılanıyordu, ama şimdi her şey buz gibi bir sessizliğe bürünmüştü. "Neden erken ayrılmıştım? Keşke onlarla kalsaydım da bu kağıtla yalnız yüzleşmeseydim."

Kalktım ve anahtarı cebimden çıkardım. İçeri girerken kapının gıcırtısı, bomboş eve çarpıp bana geri döndü. Işıkları yakmaya bile gerek yoktu; ay ışığı, salonun içinde hayaletimsi gölgeler oluşturuyordu. Partideki kalabalığın, ışıkların ve seslerin tam aksine, evdeki sessizlik neredeyse dayanılmazdı.

Cebimdeki katlanmış kağıdı çıkardım, masanın üzerine bıraktım. "BİR HAFTAYA KADAR EVİMDEN DEFOLUN SÜRTÜKLER!" Yazı, ay ışığında daha da hain görünüyordu.

Telefonumu çıkardım. Gruptaki kızlara "Acilen eve gelmemiz gereken bir şey oldu" diye bir mesaj yazdım, ama sonra sildim. Onları partiden, kutlamadan koparıp bu kaosa sürükleyemezdim. Bu haberi yalnız başıma sindirmem gerekiyordu.

Mutfak tezgahına yaslandım. Buzdolabının motorunun sesi bile bu gece bana yalnızlığı haykırıyor gibiydi. "Bir hafta... Sadece bir hafta." Gözlerim, oturma odasındaki eşyalara kaydı. Kehribar'ın sevdiği battaniye, Ayça'nın kitapları, Elif'in duvara astığı resim... Bunlar bizim evimizdi. Bizim sığınağımızdı.

O anda, cebime koyduğum soğuk metal hissi yeniden fark ettim. Elmas kolye... Sanki avucumda zonkluyordu. Çıkardım ve ay ışığına tutum. Kan kırmızısı taş, karanlıkta hafifçe parlıyordu. Geçmişten bir uyarı gibiydi: "Güvende olduğunu sanma. Asla güvende değilsin. Her an her şey elinden kayıp gidebilir."

Partiden kalma makyajım ve kıyafetlerimle, bu bomboş evin ortasında öylece ayakta durdum. Dışarıda İstanbul parıldıyor, hayat devam ediyordu. Ama içeride, dört duvar arasında, geleceğimiz bir haftalık bir zamana sıkışmıştı. Ve ben, bu karanlık haberi paylaşacak kimse olmadan, yapayalnızdım.

15 BÖLÜM