Hücrelerimin çeperlerine sıvanan kuzgun karanlıklardayım..
Çok özlenmiş, çok beklenmiş ve fakat hiç doğamamış günlerin ölü ceninleri gömülmüş bir mezarlık var o duvarlarda..
Anlatılacak onca şeyim varken anlatmayı anlamsız kılan bir ölü düşler laneti bu.
Sahi ne çok şey var anlatılacak..!
Belalı aşkların şarkıları, yalnızlık senfonileri, kaybedilmiş savaş anıları, evvel zaman rüyaları, ahir zaman terk edilmişliği, deprem sonrası şehirler güncesi..
Oysa dilim dönmeye başlar başlamaz kan doluyor boğazıma, ses tellerim acıyla ve belki biraz utançla titriyor; çıkan ses vurulmuş bir atın son nefes hırıltılarına benziyor. Korkuyor ve acilen susuyorum..
Çünkü cevap aramaktan korktuğum sorulara dönüşmüştür umut; zalimliği kuvvetle muhtemel, yine de tıraşlı yüzüyle renk vermeden gülümseyebilen bir darbe subayına benzer sanırım, bir bedene bürünse: kaç ömrün sonunda, dönüp bakacak bir şafak göreceğim? Dizginlerimden boşalıp giden bir asi tay sanki hayat; kaç yüzyıl sonra dönüp gelecek bana? bilmeden sağaltan bir ab-ı hayat belki saklı yaralarımı, kaç denizi geçince dolacak avuçlarıma? .
Her yeni günde bir başka benlik arayan insanlar,
Her kavgada bıçak sancısı, dost acısı ve yaralar..
Hüzünlere sığınan bir güneş zerresi kadar
Doğmak yine yeniden yaşlı bir toprakta.. Kim bilir, spekülatif bir sorunun aşkındaydım belki..
Yalnızlık ve mutsuz bir deniz, sır dolu düşlerin perdesinde çocukluk..
Açma gözlerini biz daha kimiz, önce düşle, hayal et silinecek bu iz..
Portakal bahçeleri vardı ama hala düşlerde
Kestiler mi o ağaçları şimdi, geçmişte ve gelecekte… bir sancının kaynağı, bir ana ve evlat yaradılışı
Dokuz ay vs sonra 41 yıl geçti öylece
Beni efsunlu rüzgârların koynuna salan kadınlarım da oldu…
Yine de,
Bu hale hiç gelmemiştim daha önce
Bir yokluğun içinde kaybolduğumu,
daha henüz anladım
Ben olduğumu..
Aynı şeyleri söylemekten yoruldum
Aşk bir parçam sa ben uçmalıyım artık
Herşey yalan sa, ben gitmeliyim artık..