F

Trenin Vagonundaki Meçhule Giden Yolcu Trenin ardındaki yolcu, yüzündeki…

Trenin Vagonundaki Meçhule Giden Yolcu

Trenin ardındaki yolcu, yüzündeki yorgunluk ve solgunlukla, sanki ruhunu sarıyormuşçasına sessizdi. Belirsizliğe giden bu yolculukta, ne ardında kalanları hatırlıyor, ne de çevresindeki kahkahaları, ağlamaları ya da çocukların gülüşmelerini duyuyordu. Tren camının ardından geçen renkli dünya ona gri görünüyordu. Her şey silik, her şey uzak…

Ansızın karşısında bir silüet belirdi. Belki de yorgun çocukluğuydu bu… Yolcular anlamadı, yalnızca tuhaf baktılar. Kimse o anı, o gözlerdeki sarsıntıyı göremedi. Oysa bazen insanın içindeki hakikat görünmez olur ve bir bıçak gibi yavaş yavaş, acı çektire çektire öldürür.

Yolcu birden ağlamaya başladı. Umarsızca özür diliyordu geçmişteki o çocuktan. Fakat nafileydi… Parlak gözleriyle dünyaya bakmak isteyen o çocuk çoktan parmaklıkların ardında solmuştu. Ruhsuz bir cesede pamuk şeker uzatmak gibiydi yolcunun yaptığı.

Çantasından bir ayna çıkardı. Yüzünü inceledi. “Bu ben miyim?” diye sordu kendi kendine. Çünkü yıllar boyunca benliğini unutmuştu. Aynalara düşman kesilmişti. Kendisini görmek bile canını acıtıyordu. Tam o sırada bir adam gelip yanına oturdu. Sessizce gülümsedi, sadece tebessüm etti. Yolcu şaşırdı. Kimdi bu?

Aslında bu adam, ruhunu tamamen öldürmeden önce hayatına giren eski bir dosttu. Bir zamanlar ona inanan, yargılamayan, anlayan tek insandı belki de. Onun tebessümü bir anahtar gibi geçmişin zincirlerini gevşetti.

Yolcu, geçmişteki ruhunu azat etmeye karar verdi. Trenden indiğinde küçük, sakin bir kasabada yaşamaya başladı. Orada tekrar nefes aldı, içindeki çocuğun elini tuttu. Belki her şey düzelmeyecek, belki bazı yaralar hep sızlayacaktı ama bu kez kabuklarını kendi seçtiği hayatla örttü.

Çünkü her yolculuk bir sona değil, bazen bir başlangıca varır.