Biraz içim sıkıldı, kaburgalarım batıyor,
Kalbim bir boşluğa çarpıyor sanki,
Bir anlamsızlıkta süzülüyor ve bir tüy gibi amaçsız...
Sert kayalar arıyor çarpacak, canını acıtacak, acıttıkça hissedecek.
Hissetmek ne bulunmaz bir nimet imiş meğer...
Ekmek gibi, su gibi, en çok da anne gibi,
Yaşamak, hep uzaktan seyre daldığın yıldızlara bir adım bile yaklaşamamakmış meğer,
Yetmiş yıl bir adım bile yaklaşamadan çekip gitmesiymiş insanın,
Acizliğiymiş, çaresizliğiymiş,
Tütün kokarmış buruşmuş benliği,
Sarıya çalarmış ağarmış bıyığı,
Titrek elleri, bükülmüş beli, yorgun bedeni.
-Ne o profesör? Yaşlanmaktan mı korkuyorsun?
-Hayır, korkmuyorum. Yaşamaktan korkuyorum ben, daha fazla yaşamaktan.
Hep sınırlarımda savaşmış durmuşum ben.
Bazen sınırın ötesindekilerle,
Bazen sınırın içindeki benle.
İncecik bir çizgide yaşamışım ben.
Ve orada ölürüm de belki...
Boş hayaller kurdurmayın bana, olmaz işte biliyorum.
Olacak gibi yaşıyorum.
Olacak...
-Ya olmazsa?
Deme öyle, olacak, olmalı,
Koşmalı insanlara, anlatmalı.
Sarılmalı, sevmeli, sevişmeli
İnsanlığın özüne inmeli, dolaşmalı her bir zerresinde seyyah gibi.
Yoksa bir tekneye bineceğim, demir atacağım maviliğin ıssızlığına...
Kaçacagım insanın her zerresinden.
Anlattım ya, sınırdayım ben
Sevgi ve nefretin arasında,
Kaçmak ve sarılmanın eşiğinde...
A