A

burgaç

bütün ormanların bittiği
toprağın renginin değiştiği yerdeyim
iyiden iyiye ipini kopardı yalnızlığım
şimdi anıların kapısını çalmak
her insan gibi ağlatmıyor beni.
hem sağır
hem dilsiz
hem de kör olabilmeli bazen
bebeği beşiğinde sallayan sessizliğe
çiğ düşmüş gözyaşlarına sığınmayı bilmeli.
şimdi bir kuru yaprak ile gel
ve güz güze konuşalım seninle
o an yükselmeyegörsün gözlerin
babamın dışarıdan getirdiği gece
sıyırsın ruhunu sigara kokusundan
serpen ilk yağmurdan sonra
ölesiye yaşlanmanın hevesi
bir kedi kuyruğu gibi özgürken nehirler
her ağacın bir kanadı
rüzgarın kalbi
ve kuşların yükü vardır
tek güneşim bulut kekemesidir burgaç
kara yelkovan kuşunun sözlerine
darılmasın sol dünyam.
ikindiyi kaçırmanın
ve akşamı kılmanın korkusuyla
bilâtedbir yakalandım kimine
güneşi gölgede
nefesi yosunlarda arayarak
kurtuldum denizin mavisinden
binmek istediğim beyaz atlar
kaçtı başucumdan
kına çiçeklerin güzidesi camgüzeli
annemin şiltesinin kokusuna sinerken
sol yanıma yatıp
seni binlerce kez okumadan
tek gece bile uyumadım ben.
hiç kimsenin alnından öpüyor bu mevsim
gümüş külçenin gürültüsü geliyor.
bir plak...
körpecik ninemin kanlı yazması
susmakta olan işgüzar bir oğlan çocuğu
ve kurumuş çay taneleri
duman kokan ağzının değdiği
aynı cam bardaklar içinde
kurumuş bir şarabı andırıyor günlerimiz
deltada kim örer ateşböceğinin ışığını
yağmurda uzuyor mu hâlâ kirpiklerin
tarlada yengesini sürerken sarmaşık
gözlerin mi burgaç
altın bilezikli zenci köleler
kalbini sırtlarında mı taşıyorlar?
bilmiyorsan eğer, bir nehirden su içiyor
çarkımı ters döndüren rüzgar
yiğitlikle baldıran ağısını içen
yetmiş yaşındaki bilge gibi
ölüme saçaklanıyor gözlerin
birilerinin gideni
birilerinin geleni oluyorsun
uğursuz ifrit bir hava sarıyor gökyüzünü sonra sen meluha ülkesi oluyorsun
cennet odası dilmun
sisli banknot kağıtlarının dağıldığı
kırmızı bir rüzgârdaki esinti
belki bir sihir gibi kalıyorsun köşkümde.
ama yaşansa da ne yazar burgaç?
bir mezar sessizliği şimdi
son sözünün ilk hecesinde
görücü usulüyle ahmakıslatanları
başgöz ettim ağladıklarımla
ama gülmek
yürümek ve yaşamak vakti derken
gözyaşımı tuttu yeşil periler
göklere çıkardılar
gördüm inan her şeyi
güneş ne kadar güneşse
ellerin o kadar ırgat bebeğidir
yasemin çubuğudur belki
kulpsuz bir fincan esintisi
insaflı bir harmanyelidir ya da
saçlarının çiçeklere dolayan...
bir tabut mühürlü sevgili burgaç
Bu göksüz hayale kırık her şey
şimdi herkesin gönlünde bir eksiklik var ama yaşananlar geçti artık
kırk yıl sonra aynı gecede
senin gözlerin eskimiş
genç kızlar büyümüş
babam artık yaşlanmış olacak.
çünkü saçlarına dökülen
her toprağın umudu
uzunca bir âh olur dudaklarımda
özgürlükçü bir hapishanede
gözlerini açmak gibi,
kahverenginin bir burukluk kalır içimde.
şimdi benim bu hâllerim
bir yağmur gölgesinde
güneşin ıslaklığını sevmek
en uslu günümde
şuurumu kaybetmek gibi.
korkarım bir gün
karanfille uyuyacağım yastığında
işte o zaman hasretle
benim için kaçınılmaz olan her şey
bir gün daha yaklaşacak geceme
belki kimse sormayacak bu soruyu
sabırlar öylesine tükenmişken,
yüreğinin yangınını
ellerinde taşıyabilir mi insan...
©aspidistra