Başımızın bir karış üstünde bekler keskinlik
Gecenin şeffaflığını sırlayarak,şimdi o gizi.
Bir el yere iner hışımla gecenin ortasında
Keser kadim sözlerle dillenecek sihri.
Hükmüyle çehresinde süslenir ateşin çirkinliği.
Ay gibi,deprem vurmuş gibi yıkılır yüzüme hep karanlık.
Ne yana düşer acının etiyle ısırılarak zehirlenen yolculuk
Gece gibi karşımda dursun mu sonra ayaklanan nur gibi aydınlık.
Yaprak avcunda sırlanmış kağıtlar yalnızca aynanın sırrıdır.
Çarçabuk katılığın kırılganlığından sıyrılarak,
Sıvı bir siluetin simasına sarılarak çürüyen.
Herşeyden;ekmekten, sudan, ölümden dahi elzem.
Yavaşça soyunsun batarak derinliğe alışacak ayaklar.
Ve donmuş seraplar dönüp arkasını gitti artık,geçilsin peşisıra yürüyen sınırlar.
Morarmış cesetlerimize gömülsün aynı yere ekilen topraklarla
En nadide sesiyle,ağıt dolusu ruhlarla sağır olan mekanlar.
Yeni kaynamış kemiklerimizin yine kırılan sesiyle salıncaklar.
Kurulsun hüznümüzün kalabalık bahçesi.
Varsın ölüm girmiş evlerde yankılansın ar bilmez kahkahalar
Biz bu sebepten taşımaz mıyız yanımızda kendi kederimizi.
Nasılda benziyoruz o vakit birbirimize.
O yer soyunmuş ayaklarla,çıkarak parmak uçlarında yükselerek geldiğinde bize
Uzaklaşmaktayken nasıl içiçe *****ır bir gidiş
Usulca sokulup sarılınca o surette en hakikate.
A