Nasıl başlıyordu güz ?
Hatırlamıyorum...
Bir kedinin ölmesi gibi telaşsız mı(!)
Yoksa bir yaprağın çarmıhdaki duruşu gibi şatafatlı mı?
Ya da bir bohemin imanı gibi marazlı...
Nasıl başlıyordu güz?
Âni kırk ikindi sıcaklarını ağustosa bırakarak mı,
Yoksa aralığın kuru soğuna göz kırparak mı?
Belki suhte bir dervişin sırrı kadar acıklı.
Belki ana rahminin çığlığı kadar sancılı.
Sen bilmezsin güzü..
Saçların da hep ilkbaharın çiğ düşmüş hali var çünkü.
Sen sevdanın karasında genzini yakan değil,
maviliğinde düşler örmüş kırmızı kanatlı karınca.
Güz gelmez sana...
Gözlerinin akında buz tutar sonun baharı.
Ağzındadır çünkü zehirli balın kekremsi tadı.
Sen bilmezsin güzü,
Ne yağmurda ıslanmış gizli hüznü,
Ne yalandan cilalanmış yüzü.
Bir ağacın devrilmesi kadar sıradan,
Bir dirinin cinayet haberi kadar olağan..
Oysa,
Güzün sancısı ve kimsesiz acısı
Sahte bir gömlek gibi aşka giydilir,
Ne o kadar gerçek, ne o kadar sarı.
Yazılamayanlar kadar eksik,
Anlatılamayan kadar tutuklu.
Ondan sen bilmezsin avucumdaki çürüğü.
Ondan meçhuldür sendeki güzün adı.
23 Eylül/eşit.
©kudretli
S