Ah İstanbul!
Ne vakit öğrettin kardelenlere hüznü ?
Ne diye soldurdun bir bir hepsinin yüzünü ?
Öyle ağlamaklı bir kışla geldiler ki bu yıl..
Âdeta haykırıyorlar; " sıyrıl sevinçlerinden sıyrıl!"
"Öyle tozpembe değil yaşamak,
Sırtında dikenler taşıyıp hayatta kalmak!"
Sana kızıyorum!
İsteseydin, minik kuytularında saklardın onların hüznünü biliyorum..
Bildikçe kızıyorum aslen..
Ne diye melteminle sıyırmadın sırtlarından dikenlerini ?
Ne diye serin sularında söndürmedin yangınlarını?
Kızıyorum. Sana çok kızıyorum..
Ah İstanbul!
Ne vakit öğrettin otancalara şiir yazmayı?
Bak ne çok sevmişler boğaza bakmayı..
Hüzünleri vurmuş yapraklarına, silmemişsin!
Yanmışlar, yakmışlar, söndürmemişsin!
Sana Kızıyorum.
Onları hiç sevmemişsin!
Seviyorum! Sevdikçe kızıyorum aslen..
Ne diye başkasın onlara? Ne diye bakmadın yaralarına?
Kızıyorum. Sana çok kızıyorum..
Ah İstanbul!
Ne vakit öğrettin sümbüllere susmayı?
Ağlayıp ağlayıp yaşını içine akıtmayı?
Sükûta müptela insanlar biriktirdiler çamlıcanın yokuşlarına bak!
Öyle hiç görmemişçesine, görmezden gelmemişçesine ayağa kalk!
Ve haykır!
"Ne çok susarsınız böyle!"
Sana kızıyorum..
Sana çok kızıyorum.
Sen de ne çok susarak haykırırsın biliyorum..
Bildikçe kızıyorum aslen..
Çünkü, çünkü en çok kendime saklıyorum öfkemi!
Çünkü en çok ben , en bi çok ben susuyorum!
Sustukça alıp kalemi elime, Sana yazıyorum.
Affet beni İstanbul!
Özlemin bağrımda, ben masa başında..
Satır satır seni yazıyorum..
Sen anlatılmayı değil yaşanmayı seversin biliyorum..
Bildikçe daha çok özlüyorum aslen...
S