Kaç alacakaranlık ürperir dalgalı uykusunda,
Martı kanatlarının dalması ve döndürmesiyle
Kargaşanın beyaz halkalarını, yüksek yapı
Boyunca zincirlenir aşk sularının.
Sonra kutsal bir kıvrılışla, bırakır gözlerimizi,
Görünür görünmez yiten yelkenler gibi.
Bazı aşklar dosyalanıp rafa kaldırılır,
Bugüne getirene kadar bizi asansörler.
Sinemaları düşünürüm panoramik aldatmaca,
Katmanlarıyla kıvrılır çakan görüntüye.
Hiç keşfedilmemiş, ama hep aceleye getirilmiş,
Başka gözlere de aynı sahnede kehanet edilmiş.
Ve sen! Limanın karşısında, gümüş basamaklarını
Güneşin adımlayarak çıktığı sen!
Adımındaki hiç devinmemiş kımıltıda,
Senin! Özgürlüğün duruyor alttan alta.
Kimi metro duraklarının, girişlerinin, tünellerinin dışında,
Tırlatmış biri koşar senin korkuluklarına.
Bir an eğilir korkuluklarından, beyaz gömleği rüzgarla dolar,
Sonra bir ifade düşer suskun konvoydan.
Aşağı duvar, krişlerinden sokağa öğlen uzanır.
Düşmüş dişi gökyüzünün asiletisinin.
Bütün öğle sonrası iskeleye uçan bulut döner,
Halatların hala Kuzey Marmara'yı solur.
Ve aşk cenneti kadar muğlak
Senin mükafatın…Onurlandırır seni, bağışlar sana.
Bilinmezliği aşılamayan zamanın:
Yankılanır tecili ve özrünü sunar.
Ey arp ve mihrabın kaynaşan hiddeti,
Katışıksız meşakkat nasıl dizmiş tınlayan tellerini!
Mecnun'nun vaadinin muhteşem eşiği,
Kadın'nın duası ve aşığın feryadı.
Yeniden, trafik ışıkları hızlıca akar.
Bölünemez anlam, kusursuz iç çekişi yıldızların
Yolunu döşer—ebediyet yoğunlaşır:
Ve görürüz gecenin yükseldiğini ince kollarında.
İskelenin yanında, gölgen altında bekledim,
Sadece karanlıkta görünür, senin gölgen.
Şehrin parıltılı parselleri tamamen söner,
Çoktan kar altında kalır, koca bir harap yılı.
Ey altındaki ırmak kadar uykusuz, sen!
Denizi kemerleyen, rüyası çayırların,
En dipten yükselen üstümüze, bazen alçalan,
Ve kıvrımlarıyla bir miti aşka ödünç veren.
©16brs1661
1