Gönüllerin sultanıydı, yüce Abdülhamid,
Kalbinde taşıdı ümmetin her bir derdini.
1900’lü yılların mukaddes toprağında,
Gizlice, sessizce yola düştü, bir hac yolculuğunda.
O zamanlar otel yoktu, gönüllerde taht kurmuştu,
Mekke’nin halkı, Hacıları bağrına basardı.
Bir hac mevsimiydi, yine aynı sıcaklıkla,
Ev sahibi, Sultan’ı bilmeden buyur etti kapısına.
Endamı uzun, sakalı beyaz, mütevazı bir hâl,
Bir zat konuk oldu, o evin küçük odasında.
Bilmeden, tanımadan, sıradan bir hacı gibi,
Gönül bağladı, Mekke’nin halkıyla.
Günler geçti, dualar yükseldi semaya,
O mütevazı zat, gönüllere dokundu her sabah.
Helâlleşme vakti geldiğinde,
Bir kese altın bıraktı, ev sahibinin eline.
“Bu mektubu” dedi, “Emir’e ver benden sonra,
Bir gün bekle, o vakit teslim eyle.”
Ev sahibi şaşkın, düşünceler içinde,
Kimdir bu hacı, nedir bu işin aslı diye.
Ama hanımı uyardı, sakın ha vebal altında kalma,
Mektubu Emir’e ulaştır, yoksa ağır olur hesabı.
Ev sahibi nihayet, verdi mektubu elleriyle,
Emir okur okumaz, yerinden fırladı birden.
“Söyle bana, nerede o mübarek zat?
Hangi kapıda, hangi köşede kaldı?”
“Efendim,” dedi adam, “O şimdi çoktan gitti,
Haccını tamamlayıp, memleketine döndü.”
Mektubun başında yazıyordu:
“Ben Harem-i Şerîfin Hadimi Halîfe-i Müslimin,
Sultan Abdülhamid Hân-ı Sani ki…”
Bu sözleri duyan ev sahibi, düştü yere,
Bayıldı o an, iki gün kendine gelemedi.
İşte böyleydi, sultanlık bu mütevazı yolda,
Gösterişsiz, sessizce, ama gönülde taht kurmuştu.
Abdülhamid Han, kimsesiz bir hacı gibi,
Gizli, fakat yüce bir kalple tamamladı haccını.
Devletinin bekası için dua etti her adımda,
Kimse bilmedi, kalbinin derinliklerinde ne vardı.
Gizlice, sessizce, yüce Peygamber’e vardığında,
Gönlünde taşıdı ümmetin her bir derdini,
Mütevazı sultan, hac yolunda, kalplerde ebedi bir iz bıraktı.
©hasanbey.
H