Susmak ve susamak...
İkisi de bir ki,balığın muhtaçlığını gözlerine batırır iğneden uzaklaşan olta.
Seyyahın harcı- giden bilir-
Yıldızın yönüne itaatten geçer illa.
Dinlediğin, içtiğin ne varsa hepsi senin.
Suskunluğuna dahi avuç açan
Kainat zerrelerinden damla damla biriken kuraklık senin.
Ayaklarına değin eğilen pulları senin denizin,
Güneşin yüzüne dönen ayna gibi el değmemiş,
Onun teni kadar cehennem ve misliyle parlaklık senin.
Rüzgara yeltenmeyen göğüs
Gövdesini eksik tuttuğuyla kalmaya,
Mahareti aşikar ve kudreti muktedir bıçak senin.
Kıyıya vuran bir dalga ne kadar keskinse,
Sessizliğin işte o kadar keskin.
Zamanın ruhuna bağ geçiren bilgelik yine senin
Sona kalan bahar ilk adıyla müsemma,
Erkence gelen uyku geceden evvel senin.
Adım kan ve saat durur çizgiye,
O geçite mahal vermeyen,bembeyaz dişleriyle zorbalık senin.
Bu sessizlik suyunu avaz avaz taşıyan kanat,
Arzı kalemle doğuran noktalarla
Her söz takısında yeri belli uyak senin.
Susmak ve susamak...
İki ayrı dalda yeşerirken boğulan tek bir beden
Güle diken bahşeden toprak senin.
Yoksa...
Yoksa gece kolaylıkla avutulmuş bir mesele kalacaktı
Bir hece uzunca bir düş kursaydı eğer
Ucu bucağı kururken seraba filizlenen yemyeşil bir sahra olacaktı.
A