Şu yüzünü karartmış sokaklarda kaç çift ayak eskimiştir?
Şimdi kaç ölü dolaşır özümüzdeki perdelerin ardında?
Değmeden geçerek birbirleri içinden,yine tam da burada.
Yoksa onlar
Hep gıcırdayarak ağız açan kapıdan mı süzüldüler?
Esneyen korkuluklardan mı geliyor bilmem tüm bu uğuldayan sesler?
Yokluğun hasletinden midir nedir
Nerede demir çiğner gölgesi yerde uçuşan yelkenler.
Biz
Zamanın kamburuna basarak çıkmadık mı,
Uzakta yorulan,
Sükutu soluyan nefeslere seninle?
Nasıl da kalabalıklarca kuşatılmışız görün ey ahali!
Kaç gözün refakatinde düşlüyoruz
Üstümüze uluyan seslerin aniden kesildiğini.
Bundan sonra kim vurabilir ayaklarımıza prangayı?
Ellerimizi saygıyla öpen,hani nerede o kelepçe?
Suyu isteyen topraktan daha istekli
Girmedik mi binlerce yıldır kükreyen kafese?
Dile batıp çıkan,çıktıkça geri batmakta usta
İzi pas tutarak yeni kalan,ısınmaktaki kelimeleri
Söylemedik mi?
Korkmayın,söyleyin cesurca.
Hiç sönmeyecek ocak içre ateşte pişirmedik mi
Yavanlığın lezzeti daimde aşımızı usulca?
Donmuş canlılığımızın açıp üstündeki kırk kat elbiseyi,
Tertemiz yıkasınlar diye bizi soyunmadık mı utançla?
Evet!
Soyunduk ve doğrusu da üşüdük o yazda.
Utanarak ezildi gövdemiz bi adım gerilemeksizin,
Gerçeğin her yüzü kaplayan büyülü kollarında.
Vakit aynıyla dönerek çekildi candan ve hızlanarak.
Artık
Hep burada kalmak gibi geliyordu bana orada olmak.
A