Ç

senDE terk edilen çocuk ...

Ve artık güneş çoktan batmış. Yıldızlar ilk kayıplarını çoktan vermiş. Işıklar sönmüş. Umutlar da duvarlarla birlikte kararmış.
Kararmış duvara sırtını dayamış yine her zamanki gibi düşünüyor çocuk. Dün gece kayan yıldız geldi aklına, kafasını kaldırdı. Bi süre sadece baktı. Bi süre sonra hala bakıyordu. Ve bi süre sonra da..
Ayak sesleri duyuldu. Bu çay'ın ayak sesleriydi ve bu saatler de onun..
Sesler kaldırımda iyice yaklaşınca bakışlarını kaldırıma çevirdi çocuk. Ve konuştu:
'Gitmiş. Gerçekten gitmiş'. Dedi.
Çay basini hiç kaldirmadan ekledi..
"Herkesin gitmesi gereken bir yeri yok mu" çocuk çaresizlik ve yorgunlukla fısıldadı:
"Var mı"?
"Var" dedi çay var. Ve ekledi:
"Herkesin kalması gereken bir yeride vardır."
"Herkes kim"? Diye derin bir soruyu titreyen dudakları arasından can çekişe çekişe çıkarınca çay'ın gözlerinin içine bakıyordu. Şimdi sadece bakmıyor, bağırıyordu sessizce..
Çay çaresizce tekrarladı
"Herkes"
oyle sade oyle sessiz oyle basit bir kelime ilk defa bu kadar zor ilk defa bu kadar acıtarak çıkıyordu bir boğazdan..
Çocuk yavaşça doğruldu. Ve caresizce baktı çay'a.. Bi süre sonra hala bakıyordu. Ve bi süre sonrada...
Çocuk sessizce fısıldadı, hüzün dolu bakan gözleri, titreyen dudaklarıyla:
"Ait olmak güzel şey. Bir yere, bir adrese, bir bedene... annemin bana sarılması gibi bir şey". Derken kafası birden öne doğru eğildi sönmüş bir mum gibi. Çay'ın kafası ise kalktı yeni yakılan bir mum gibi... Ve çocuk devam etti, kafası düşmüşken gözleri düşmüşken hayalleri... hayalleri bile düşmüşken:
"Oyle uzak, oyle kimsesizce, oyle hiç yaşanmamış ve oyle sıcak." Dedi. Ama bu defa dili konuşamadı. Belki de bu cümleleri birlestiremezdi. Bu yüzden gözleri bunları dedi. Ve arkasını Çay'a döndü. Çay'ın geldi yere doğru ufak sessiz yavaş adımlarla ilerledi. Kurumuş ellerini yırtık pantolonun delik deşik olmuş cebine sigdirirken elini sanki yüreğine koymuş gibi oyle sıcak oyle yangın ve oyle delik deşik...
Ve yürüyordu.. ufak adımlar, sessiz adımlar, kimsesiz adımlarla... çünkü herkesin gitmek istediği bir yeri vardı. Ama sokağın sonuna geldiğinde önce sadece durdu. Sonra tekrar durdu. Ve daha sonrada duruken yavaşça kafasını çevirdi önce. Sonra ayaklarını. Ve yine ufak sessiz adımlarla kimse sizce yürümeye başladı... gittiği yere geldiğinde çay yürüyordu. Ve çocuk seslendi bu sefer daha yüksek bir sesle:
"Herkesin kalması gereken bir yeri yok mu"?
Çay arkasına bile bakmayarak seslendi:
"Var mıymış"?
Çocuk yine çaresiz yorgun üzgün bir şekilde fısıldadı:
"Varmış"...
Çocuk o gün herkes'in aslında herkes olmadığını. Hiçler'in aslında sıfır olmadığını. Ağaçtan birlikte çalınan elmaların yalnız başına yenilmedigini ve kendisinin herkes olmadığını anladı...
Bi şiir vardı. Orda der ki;
"'Dünya dört şeyle kahindir' derdi babam;
Su ve ateş ve toprak ve rüzgar. Ona sonradan kendimi ben ekledim".
Çocuğun yaptığı da buydu ama bunu hiç dillendiremedi. Çünkü dudakları çok çatlamış boğazı çok şişmiş ve sesini çok içine atmıştı. Güzel bir şair kaleme almış bu duygusunu..
Evet çocuk o gece sokağın sonuna gittiğinde kendini ekledi su ve ateş ve toprak ve rüzgar'a...
Kus sesleri gelmeye başladı tavuk ve horoz sesleri duyuluyordu hava artık aydınlanmaya niyetlenmişti ve artık gitmek gerekiyordu.
Çünkü herkes olamayanların günü bitti. Herkesin günü aydın olsun...
Ayrılık da sevdaya dâhildi. terk edilen çocuk olmasaydı eğer...
©çekdar621