Bir mum gibi erirken düşünce içimde,
Dilsiz bir mezar gibiyim, ne taşım var ne izimde.
Ölüm, sabahları bekleyen bir posta gibi gelir,
Ne haber getirir?
Yalnızlık.
Ve gövdemde çürüyen bir zihin.
Ey karanlık! Beni yutma, ben zaten senden doğdum,
Işık sandığım her şeyin ipini kopardım, boğdum.
Bir Tanrı varsa, neden bu kadar susar?
Yoksa o da bizden midir—yaralı, aciz ve darmadağın?
Yürüdüğüm yol, yol değil;
Sonsuz düşüşlerde yankılanan bir çığlık gibiyim.
İnanç mı?
Bana sadece bir zincir gibi geldi—parlak ama paslı.
Kimi sevdim, kimi güvendim,
Hepsi bir aynadan fazlası değildi—benim çarpık yansımam.
Kalbim?
Sadece bir zaman sayacı, ölümle raks eden bir sarkacın salınımı.
Gülmek mi? Onu çoktan unuttum,
Çünkü gülmek, maskelerle oynanan sahte bir tiyatro.
Gerçeklik?
O sadece güçlülerin uydurduğu bir efsane—zayıflar için bir afyon.
Ve şimdi, oturmuş kendi cenazeme bakarım,
Henüz ölmemişken gömülenlere selam dururum.
Çünkü yaşamak, bazen ölümden daha az canlı bir çırpınış,
Ve çaresizlik, insanın en eski mirasıdır.
©sahne
S