Yaşanmalı mıydı bunca şey? Bunca acı, bunca keder? Değer miydi, çıkaracağımız üç beş hayat dersi için, yürekleri zemheriye yüz tutmaya? Sen söyle güzelliği Afganistan'a emanet çocuk. Değer miydi bunca göz yaşını akıtmaya?
Sen konuş şimdi de, elindeki son mendilini bana doğrultmuş çocuk. İnsanı en çok yoran şey beklentileri olmamış mıdır? Zaten hapsolmuş değil miyizdir, zamanın sırtına bindirdiğimiz yükümlülüklerimizin parmaklıkarı ardında? İmtihan(!) adını verdim yenik düştüğümüz bu yolculuğa. Aşamadık zayıflıklarımızı. Aşamayız da bu gurur, bu körelmiş vicdanla.
Gözlerinde buldum hayatımın pınarını. N'olur sen de bırakma beni mahşer kadar dehşetli yalnızlığımla başbaşa. Bir şeyler söyle babasını sorduğumda hülyalara dalan çocuk. Bir şeyler... Akmaz bu zehrim sana akmaz. Korkma benden. Yitirdim ben zaten her şeyimi. Sende tutundum ben, yüreğimin o zarif acısına.
Hem bir insan neden vazgeçer? Ya da vazgeçebilir mi dersin? Tükenmişliğin sembolü müdür susmak? Yoksa hâlihazırda acizliğin bir ifadesi mi? Kim bilir? Kim, kimde neyi görebilir? Ya da görmek ister miyiz bazı şeyleri... Sahi, yaşam dediğimiz şey de bu kadar çelişkili midir? Yoksa yaşamı anlaşılmaz kılan bu taşıdığımız yürekler midir?
Beni duyuramadığım çığlıklarımdan işit, beni duy ve anla. Beni, beni sadece makul karşıla... Susmak, çaresizliğimin son demidir. Hem, zifirî karanlığımın ortasında yine güneş açacağım senin için. Sana söz yine baharlar gelecek bak. Sana söz masumiyetinde yaşamın özünü bulduğum çocuk. Sana söz, gülüşü için dünyaları karşıma aldığım... Bu sevgi hiç solmayacak. Ve nihayet günün birinde geceleyin ateşler içinde uyanarak haykıracağım: Bu dünyayı sevmeden gitmeyeceğim!
©wenceremas
W