Her sabah, uyandığında güneş vuran odanda;
O güneş, ateş olacak sana,
Cehennemin yedi kat ateşi,
Gün ışığına küsecek,
Pencerelere düşman olacaksın.
O koca evin, bir odasında yapayalnız.
Sen ve birtakım eşyalar,
Dile gelmeyen, halden anlamayan eşyalar,
İzlemekten sıkılacağın filmler, programlar.
O koca ev, mezar olup sığdıramazken seni,
Üstüne üstüne gelen duvarlardan kaçamayacak,
Ama sırtını bir tek o duvarlara yaslayacaksın.
Elin telefona gidecek, o an anlayacaksın.
Yalnızlığın karanlığını göreceksin,
Kimse kalmamış arayabileceğin,
O telefon bir daha ne çalabilecek,
Ne de birini arayabilecek.
Ağlayacağın zamanlar gelecek,
Ağlamaktan yorgun düşeceğin zamanlar.
Kimsenin omzu yok, başını yaslayacağın.
O zamanlar, sen eşittir yalnızlıksın.
Yobazlaşacak duyguların,
Duygularını süpürdüğün halının altından çıkarmayacak,
Deli gibi ihtiyacın varken istemeyeceksin,
Sana uzanan bir dost elini.
Nefret ettiğin yalnızlık senden bir parça haline geldiğinde,
Aynalardan tiksinecek,
Gözlerinin sisli görüntüsüne sığınacaksın.
Gözlerin, yağmur ormanlarında kaybolmuş;
Yosunlar bağlamışken, bakamayacaksın kimsenin gözlerinin derinliklerine.
Ve;
Kendinden uzaklaşacak, benliğine düşman olacaksın.
Pişman olacaksın,
Kollarınla sımsıkı sarmadığına.
Belki diyeceksin;
Sarsaydım onu kollarımla,
Korkardı soğuktan, çıkmazdı kucağımdan.
Ama o kadar geç olmuş olacak ki,
Sen ağlarken sessiz sedasız;
Seni yalnızlığa itenlerin,
Mutluluktan yükselen kahkahaları arşa değecek.
Kimse görmesin diye,
Saçlarını yüzüne kapatıp,
Dudaklarını kanatırcasına ısırıp,
Tırnaklarını etine batırıp,
Ağlayacaksın.
Faydasız herşey, ölüm bile kâr etmez artık....
Ayşe Ünal
Y